Murat Belge - Milli Edebiyat



“Millî Edebiyat”

Bizim memlekette “milliyetçi söylem”in özel bir tınısı vardır: her zaman bağırtılı ve abartılıdır; saldırgan ve iddiacıdır. Çok zaman, dinleyeni ikna etmekten çok kendini inandırma çabasında olduğu izlenimini verir. “Kahramanlık” edebiyatını bağıra bağıra okumak, okullarda, bütün eğitim sisteminde, kural olarak belletilir. Onun için, “Ey kahraman Türkoğlu, sen...” gibi kelimelerle başlayan bir “manzume”nin kendine göre bir ahengi vardır ki bunu her Türk bilir. Ses uzaktan gelse ve kelimeler anlaşılmasa da, birinin bu makamdan bir şeyler okuduğunu, sesinin tonundan, anlarız.

Başka ülkelerde bunlar yok mudur? Olmaz olur mu? Zaten, öyle veya böyle, başkalarında bulunmayan özelliklere sahip olduğumuz iddiası, gene bir çeşit (sık sık yaptığımız) milliyetçilik kategorisine girer. Örneğin Fransızlar’ın ulusal marşı Marseillese’in ezgisi, ritmi çok güzeldir ama sözleri kan revan içinde, berbattır. Naziler’le özdeşleştirdiğimiz için kötü olduğuna peşin peşin inandığımız Alman ulusal marşı ondan çok daha medenîdir. Ünlü “über alles” sözü, şiirin bağlamında, ille herkesin “tepesinde” olmak gibi “fütuhat” özlemiyle değil, medeniyet uğraşında herkesin “önünde” olmak gibi, görece daha kabul edilebilir bir özlemi dile getirir (bunu yazan profesörü o tarihte üniversiteden kovmuşlardı, daha Deutschland yokken).

Bizdeki gibi bağırtkan, “Asarız, keseriz” edebiyatına İngilizce’de “jingoism” denir. Kırım Savaşı sırasında Britanya’da topluma egemen olan ruh halini vermeye çalışan bir şarkıdan yayılmıştır; ama “jingo” kelimesinin Britanya’da ta 17. yüzyıldan beri ara sıra kullanıldığı ve kökeninin de Bask dilinde “Tanrı” anlamına gelen “Jainko” kelimesi olduğu söylenir. “By Jingo”, bu durumda, “Tanrı hakkıyçün” gibi bir anlam taşıyor, ama bu dinî yan-anlam çoktan unutulmuş, milliyetçiliği niteleyen (ve alaya alan) bir anlama bürünmüş. Bu alaycı ton, genel ideolojide böyle bir eğilime nasıl bakıldığını gösteren çok önemli bir işaret şüphesiz. Bizim kültürümüzde hiç olmayacak bir şey.

Niye? “Bizim kültürümüz” çok mu şoven? Buna cevap vermek için önce neyin “bizim kültürümüz” olduğuna karar vermek gerekiyor. Bu, bence, bu toplumun “ruhunun aynası” falan filan olan, aşağıdan yukarıya serpilen bir ideoloji değil, “ulus-devlet” kurma sürecinde yukarıdan aşağıya empoze edilen bir reçetedir. Sahibi de, son kertede, İttihat ve Terakki’dir. Ama o parti ve iktidarın başlattığını, biz Cumhuriyet’te, katlayarak, devam ettirmişizdir.

Türkiye’ye Türkçü, ırkçı-milliyetçi ideolojinin Rusya Türkleri eliyle geldiği (bu, onların Pan-Slavizm’e tepkisiydi), üzerinde genellikle anlaştığımız bir olgudur. Türkiye kökenli aydınların bu tarz bir milliyetçiliği başlattığı yayın organı, Selanik’te, Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin ve Ali Canip üçlüsünün önderliğinde yayımlanan Genç Kalemler dergisi olmuştur. Mehmet Ali Tevfik (Cumhuriyet’ten sonra “Yükselen” soyadını aldı) türün “kurucu”su olmasa da, erken “olgun” örneklerini vermiştir. İtalya’nın Trablusgarp işgali üstüne yayımladığı “İntikam Şiirleri”nden birkaç dize:

“Öc almak... İşte kalbimi aşkıyla

dolduran;

Ezmek sefil İtalya’yı... Görmek o milleti

Sahrası kan, denizleri kan,

âsümanı kan.”

Buna bir İngiliz de “jingoism” deyip geçemezdi herhalde. Bu başka bir şey.

Dünyanın pek çok ülkesinde milliyetçilik ideolojisi intelligentsia içinden doğmuş ve gene çok zaman edebiyat kanalıyla topluma şırınga edilmiş veya edilmek istenmiştir. Bu dergi ve yazarları da bu kurala uyuyor. Ama “ulus-devlet” projesinin ciddileşmesi, bu ideolojinin iktidar sahibi olmasıyla mümkün olur.

1910’da yayına giren bu dergiye iktidardaki İttihat ve Terakki mali yardımda bulunuyordu. Gene de, bu kadarına, “güdümlü edebiyat” demek abartılı olur. Dergi böyle yardımlara rağmen gönüllü bir katılımla yürüyordu. Güdümlülük aslında gecikti. Şöyle başladığını kabul edebiliriz:

Rıza Tevfik, ölümüne yakın bir zamanda, bazı eski anılarını ortaya çıkarır (Serab-ı Ömrüm). Der ki,

...rumî 1333 (1917) senesi temmuzunun 11. günü yazılmış bir mektup almıştım ki, şair doktor Cenap Şahabettin Bey merhum tarafından gönderilmişti. Zarfın sağ köşesinde “gayet müstaceldir” tenbihi vardı. Merhumu talebeliğimden beri tanırdım, arkadaşlığımız da hürmetkârane idi. Ben Karantina Meclisi’nde aza iken, merhum da müfettişti. O mektubu buraya aynen naklediyorum, bence ehemmiyetli bir vesikadır [bence de! M.B.]

“Kadıköy fi 11 Temmuz 1333

Muhterem üstad,

Dün bendenizle Hamid ve Nazif beyefendileri Harbiye Nezareti’ne çağırdılar. Nâzır Paşa’nın selâmı ile birlikte şu ricasını tebliğ ettiler: zabitan ve asâkiri teşvik ile teşci edecek âsâr-ı edebiye yetiştiriniz. Bu sırada zât-ı âlilerinin de dâsitan vadisinde bir silsile-i nefais yetiştirmeniz, Nâzır Paşa’ca, pek ziyade bais-i şükran olacağı söylendi ve bunun zât-ı üstadanelerine iblağı bendenize havale olundu. Dâsitanlar hamasiyata ait olacak.

Yazılacak âsâra vâsi, ama gayet vâsi ücretler! Vaad buyuruluyor [ünlem metinde var, ama Cenab’ın metninde mi, feylesofunki mi, belli değil -muhtemelen ikinci]. Taraf-ı âlilerinden derg-i inayet buyurulmıyacağı hepimizin cümle-i tahminatından oldu. Baki müveddet ve hürmet üstadım efendim.

Cenap Şahabeddin”

Rıza Tevfik, devamla, “Cenap merhumun mektubuna hiç cevap vermedimdi” diyor. İyi. İyi de, bir sonraki cümlede, “bu sükûtumun nezaketsizliğe hamlolunabileceğini mülahaza edince, hemen ertesi günü öğleden evvel Harbiye Nezareti’ne gittim” demiş; “hemen ertesi gün” olmayınca mı “nezaketsizlik” oluyor? Ayrıca, mektubu yazan Cenap olduğuna göre, “sükût”u “nezaketsizlik” sayacak o olmalı. Ama Rıza Tevfik’in aldığı “tedbir”e bakarsak, gücendirilmemesi gereken makamın Nezaret olduğu görülüyor.

Harbiye Nazırı (yani Enver Paşa) Abdülhak Hamid, Süleyman Nazif ve Cenap Şahabeddin’i çağırtmış (Rıza Tevfik bulunamadığı için çağrılmamış); adamlar gelmiş; ama kendi konuşmuyor, birileri onlara “ricasını tebliğ” ediyor. Bu, ülkemizde iktidarın edebiyata (sanata, kültüre vb.) saygısının sayısız numunelerinden biri. Bir “vatan vazifesi” isteniyor. Ama karşılığında “vasi, ama pek vasi ücretler” olduğunu eklemek de ihmal edilmiyor.

Buna herhalde “güdümlü” diyebiliriz. Zaten Rıza Tevfik de, ileri bir tarihte bu anıyı yad ederken “Bu gayret uğruna değerli ve değersiz bir çok şairlere ve muharrirlere külliyetli paralar ihsan ediyordu” demekten geri kalmıyor. Bu işin çok dedikodusu olduğunu da ekliyor.

Tabii yalnızca Rıza Tevfik’in anılarından bildiğimiz bir şey değil bu. Yusuf Ziya Ortaç’ın anılarında da şu satırları okuruz:

Celâl Sahir bana geldi. Enver Paşa’nın, askeri savaşa teşvik yolunda yazarlardan eserler beklediğini, benim de bu kampanyaya katılmamı [“kumpanya” değil. M.B.] istediklerini söyledi. Ben “Akından Akına” kitabını hazırladım. İçinde 20 kadar şiir vardı, epik şiir türünde. Götürdüm verdim. Sonra beni Talât Paşa davet etti. Yanaklarımdan öptü. Çünkü bu davete ilk icabet eden bendim. “İstediğin cins kâğıda, istediğin kadar bassınlar” dedi. Tarihçi Efdalettin Bey’i çağırdı... En iyi kâğıdı seçtik. 10.000 bastılar. Üzerine yüz paradan fiyat koymuşlar. Bana 250 altın verdiler. Sonradan bir nüshasını ciltletip imzaladım. Talât Paşa’ya götürdüm. Bir müddet geçti. Celâl Sahir bana kitapların satış bedeli olarak iki yüz lira daha verdi. Böylece 450 altın oldu. Çanakkale heyetine ben katılmadım, ama böylece “Savaş Edebiyatı” kampanyasına katılmış oldum.

Yıl 1917, savaş, sonuna yaklaşıyor. Bizim durumumuz hiç parlak değil. Bu parlak edebiyat onun için gerekiyor. Savaş sürecinde “başarı” denebilecek bir tek Çanakkale var; onun için bir grup yazar oraya götürülüyor, gezdiriliyor, yazdıklarıyla, bu ısmarlanmış edebiyatın asıl kanalı olan Yeni Mecmua’nın “Çanakkale Nüsha-i Fevkaladesi” yayımlanıyor. Yazarlar: Emin Alî, Kemal Behiç, Rabbani Fehmi, Ahmed Hikmet, Ziya Gökalp, Şair Nigâr, Raif Necdet, Sati, Abdurrahman Şeref, Hüseyin Suad, Celâl Nuri, Sami Paşazade Sezai, İsmail Hakkı, Enis Behiç, Mehmed Emin, Vahid, Halil Ethem, Hüseyin Ragıp, Ahmed Emin, Kâzım Nami, Nafi Atuf, Kâzım Şinasi, Halit Fahri, Yunus Nadi, M. Şemseddin, Veliyüddin, İhsan Mukbil, Rauf Yekta (musıki hakkında), Hakkı Tarık, Hıfzı Tevfik, Ali Canip, Hakkı Süha, Hüsameddin, Mithat Cemal, Mehmed Ziya, Musa Süreyya, Faik Sabri, Ahmed Nedim, Hüseyinzade Ali, M. Cevdet, F. Celaleddin, Mehmet Fahri, Tekin Alp, Ali Ekrem, Mehmet Arif, İbrahim Alaeddin, Salime Servet Seyfi, Âkil Koyuncu, M. Zekeriya, Ahmet Refik, Muhiddin Mekki, Necmeddin Sadık, Hüseyin Rahmi, Işık Alp, Ruşen Eşref, Hüseyin Cahit, Falih Rıfkı (bu sayı yakınlarda Muzaffer Albayrak ve Ayhan Özyurt tarafından yeni harflere çevrilerek basıldı. Yeditepe, İstanbul, 2006).

Listede bulunan herkesin alacağı para için yazdığını pek düşünemeyiz. Ama ısmarlayan tarafın “propagandist” amacından şüphe edilemez. Bir zamanlar TSK’nın “PKK cephesini” bizzat görmek üzere davet ettiği, üniforma giydirdiği gazetecilerin hepsi de bundan böyle “sivil muvazzaf” duruşuna geçmedi ama geçenleri oldu.

Öte yandan, bu liste Yeni Mecmua’ya yazı veren herkesi de kapsamıyor. Hamasetin bundan önceki organı Harb Mecmuası’nda ve burada yazanlar arasında ayrıca Abdülhak Hamid, Celâl Sahir, Cenab Şahabeddin, Süleyman Nazif, Ömer Seyfettin, Hamdullah Suphi, Fuat Köprülü, Yahya Kemal, Ahmed Ağaoğlu, Yusuf Ziya, Ekrem Vecdet sayılabilir. Dergi 90 sayı yayımlandı, savaş bitince kapandı.

Bu gezi olayı sözkonusu “Nüsha-i Fevkalade”den önce, Çanakkale’de savaş sürerken olmuştur. 15 Temmuz 1915’te bu geziye 17 kişi çağrılır: “Ağaoğlu Ahmed, Orhan Seyfi, Enis Behiç, Celâl Sahir, Hıfzı Tevfik, Hakkı Süha, Hamdullah Suphi, ressam Çallı İbrahim, ressam Nazmi Ziya, Selahattin, Ali Canip, Ömer Seyfettin, Mehmet Emin, Muhittin, musıkişinas Yekta, Yusuf Razi Beyler ve ben” [yani İbrahim Alaeddin (Gövsa)]. Dönüşte gördüklerini yazmış, tefrika etmişlerdir. Onlara da üniforma giydirilmişti: “Bu tezkerede, başkumandan vekâleti, edebiyat ve sanayi-i nefise müntesiplerine Çanakkale harp sahalarını ziyaret etmelerini ve hâsıl edecekleri tahassüsleri halka, tarihe, ve müstakbel nesillere tasvir ve tebliğ eylemelerini teklif ediyordu... 11 Temmuz 1915 pazar günü, sol kollarında çift yeşil defne dalından işaretli, hâki keten elbiselerile Sirkeci garında toplanan edebî kafile, saat sekizde hareket etti.” (Bu uzun alıntılar Tahir Alangu’nun Ömer Seyfettin biyografisinden. Alangu yıllar önce bu konuyu ayrıntılarıyla anlatmıştı.)

Yeni Mecmua’nın “editorial politika”sı Ziya Gökalp’ın elindeydi. Harb Mecmuası’nı çıkaranlar ise dergide hiç açıklanmadı. Yıllarca önce bir popüler tarih dergisinde, Seyfi adında bir subayın yayın yöneticileri arasında bulunduğu ve aynı zamanda Ermeni Kıyımı ile ilişkisi olduğuna dair bir şey okuduğumu hayal meyal hatırlıyorum, ama nerede okudum, tamamen silinmiş.

Her neyse, “millî Türk edebiyatı” buralardan, böyle başlıyor. Enver Paşa’nın milletine bitmez tükenmez armağanlarından biri diyebilirsiniz.

(1 Eylül 2008, Taraf pazartesi)

0 yorum (yaz):

Yorum Gönder